Aziz Devrimci

Neler oluyor bize?

4 Nisan 2024
“Bir gün geriye bakacak ve en başından beri çiçek açtığını göreceksin…” (Morgan Harper Nichols)

Sizce de gün ışığı her zamankinden daha parlak değil mi? Değdiği her şeyi yeniden canlandırıyor adeta… Çiçekler açtı. Kuşlar cıvıldıyor. Ağaçlar şarkı söylüyor, bulutlar dans ediyor… Uzun zamandır pek rastlamadığım farklı bir şey var esen rüzgârda… Baharın getirdiği sevinç olmalı diye düşündüm ama her bahar bu sevinç kısa süreliğine de olsa uğruyor zaten, pek de etkilediğini söyleyemem… Çok garip ve epeydir görmediğim belki de unuttuğum bir şey var bu havada. Beni için için gıdıklayan güzel bir duyguyu gördüm yeniden… İnanamadım… İnandırmak da zor aslında. En son pandemiden bir önceki baharda rastlamıştım sanırım. Gözlerimi ovuşturarak baktım. Ve hatta kendimi çimdikleyip rüyada olup olmadığımı test ettim. Öylesine sert sıktım ki etimi, canım acıdı, rüyada değilmişim meğer… İnsanlar gülümsüyorlar! Evet… Evet gerçekten de gülümseyen insanlar görüyorum… Şaka değil insanlar her türlü olumsuzluğa rağmen gülüyorlar. Bazen de kahkahayla. Güneşin ışınlarıyla yaydığı mutluluğu bedenimizde değil de ruhumuzda hissediyor olmalıyız; aynı parlaklık bize de yansımış gibi… Sokakta yürürken, parkta otururken, alışveriş yaparken… Otobüste eve giderken, arkadaşla sohbet ederken yüzlerdeki tebessüm çevreyi aydınlatır kıvamda parlak… Hakikatten çok net görüyorum gülümseyen suratları… Her tarafta onlar var. Nereye baksam aydınlık yüzleri, el ele dolaşan sevgilileri, parkta umarsızca öpüşen çiftlere gıptayla bakan kuğuları görüyorum… Kollarımı açıp herkese ayrı ayrı sarılmak istedim… Çocukluğuma dönmek ve omzuma konan kumrularla birlikte şarkı söyleyerek hoplaya zıplaya koşmak istedim… Tırlattık mı yoksa ne? Neler oluyor bize?

‘DEĞERSİZ BİR HAYAT’

Hayatların gittikçe anlamını yitirerek değersizleştiği bir tarih aralığında sayılabiliriz. Karmaşık duygularla daldan dala atlayan ruh halimizin iyice sersemleştiği dönemlerin belirsizlik girdabında savrulurken aklın yolunu bulamaması ihtimali de var. İstedikleri ile istemedikleri arasındaki zıtlığı bilmesine rağmen paradoksal ruh haliyle yaşamaktan zevk alma noktasına gelmeye ramak kalmış da olabilir. Farkındalığı gelişmiş insanların sevmediği ancak her şeye rağmen değiştiremediği gerçeklerden kaçış sürecine girdiğini de varsayabiliriz… Günümüzün hastalığı gerçeklerden kaçışı ‘Sürrealizm’ (Gerçeküstücü) yani düzensiz hayal ve rüyalara kapılarak bir tavırla alt etmeye çalışıyor da olabiliriz. İnsanın yaşadığı bu kaosu sanata taşıyan Sürrealist ressam ‘Cemal Akyüz’ün Farabi Sokak’ta bulunan ‘Tosca Sanat Galerisi’nde açtığı sergiyi gezmenizi öneririm… İsveç Büyükelçiliği’nin kültür bölümünde 18 yıl çalıştıktan sonra şimdi de Finlandiya Elçiliği’nin Kültür Bölümü’ne geçip sanat çalışmalarını sürdüren sanatçı Cemal Akyüz’ün sergisini gezdiğinizde yukarıda altını çizdiğim soruların cevabını bulma ihtimaliniz var. Sergi bayrama kadar açık…

GELENEKSEL ÇİBÖREK VE ZEYTİNYAĞLILAR ‘KONAKBAY’

Son zamanlarda anlamları karıştırılan meze ile zeytinyağlı yemekler arasındaki karmaşıklığı toparlamakta fayda var. Mezeler çoğunlukla şip şak hazırlanabilen kolay yiyeceklerdir. Oysaki zeytinyağlılar öyle mi dersiniz… Değil tabii ki… Bunlar için öncelikle gerçek bir zeytinyağına ihtiyacınız var… Doğal koşullarda yetiştirilmiş mevsim sebzeleri ile tüm bunları armoniyle, olması gerektiği gibi sevgiyle pişirecek bir anneye… Yoksa lezzetli ellere sahip bir eş veya sevgiliye ihtiyaç var. Olur ya insanlık hali. Şayet bunların hiçbirine sahip değilseniz üzülmeyin… Konakbay ile leziz zeytinyağlılar pişirme anlamında annesinden el almış ‘Sibel Taylan’ var. Konakbay’ı midesine düşkün olanlar mutlaka duymuştur… Ankara’nın en lezzetli ‘Çibörek’ pişiren aile lokantası olarak biliniyor… Bu arada mantısı da nefis… Özellikle ‘İmam Bayıldı’nın lezzetine bayılacaksınız. Ben de bayılmıştım çünkü… Ve hatta ayılmak istememiştim… Bamyayı sevmeyenlere öneririm, zeytinyağlı bamya sizi yepyeni bir boyuta taşıyacak belki de aşık olacaksınız…

Yazının Devamını Oku

Taşı gediğine koymak?

28 Mart 2024
“Bana beni dinleyen ve anlamak isteyen küçük bir insan çevresi sağla, ben sağlığıma kavuşurum…” (Nietzsche)

Farkında mısınız? Hep aynı anda konuşuyoruz… Koro halinde, bir ağızdan ve ahenkle değil tabii ki… Laf kalabalığı bizimkisi. Bir şeyler anlattığımızda veya herhangi bir konuyla ilgili fikir yürüttüğümüzde, konu her ne olursa olsun karşıdakini dinlemiyoruz. Bu bir tesadüf değil ama karşıdaki de bizi dinlemiyor… Neredeyse toplumun çoğu öyle desem abartmış olmam. Eğitimli, cahil, zengin, fakir fark etmiyor; cümlenin bitmesini beklemeye tahammülü yok kimsenin. Karşıdakini duymamak için de değil. Tamamen bastırmak için konuşuyoruz. Sindirmek, alt etmek ve belki de kaçırmak için… Birbirini dinlemek gibi bir toplumsal uzlaşıdan uzaklaşalı yıllar olmuş da farkında değilmişiz. Saygı zaten hak getire, lügatta kalmadı…. Pişkinlik ve pişkinler var artık…. Az önce ‘lügat’ diyerek dil kültürüne haksızlık ettim… Pişkinlerin kültürü yok ki lügatı olsun, dağarcığı olabilir belki. Zira kelime hazneleri bir adres fihristini dolduracak kıvam ve boyutu geçmez… Kimsenin imla kuralları veya diksiyonla alakası yok. Sesin yüksek çıkması, çevredeki goygoycuların ateşleyici tavırlarının yanında kendi düşüncesi, haklılığı ya da her neyse… Karşıdakine dayatmak, kabul ettirmek ve münakaşayı kazanmak. Eskilerin tabiriyle ‘Taşı gediğine koyma’nın peşinde herkes ve anlamını bilebilselerdi keşke. Birbirini dinlemeden konuşarak hem de kısıtlı bir dille taşı gediğine nasıl koyacaksa? Olmuyor hakikatten olmuyor. Laf cambazlığıyla olmuyor, saçmalıyoruz. ‘Taşı gediğine koymak’ için edep gerek, saygı gerek. Biz de var mı emin değilim ama en önemlisi de zekâ gerek…

BAĞDAT TATLISI

Tatlının adı ‘Bağdat’ ancak kendisi yüzde yüz Ankaralı sayılır. 1978 yılında Antepli tatlı ve kebap ustası ‘Lütfü Değer’ tarafından Maltepe, Şehit Daniş Tunalıgil Caddesi’nde kurulan ‘Bağdat Kebapçısı’nda doğuyor. Kebapla birlikte servis edilen leziz tatlı yıllar içinde tüm Ankara’nın en sevdiği tatlıların arasına giriyor. Tatlının mucidi Gaziantepli ‘Lütfü Değer’, tatlıyı hazırlarken yıllarca Şam ve Halep şehirlerinde çalıştığı tatlıcılardan esinlenmiş. Ağır yağ ve şerbetli tatlılardan uzak duran Ankaralıların beğeneceği kıvamda hafif ve yumuşak şerbetli tatlının ismine aynı zamanda kebapçısının da adı olan ‘Bağdat’ diyerek hem gizem hem de apayrı bir damak zevki katmış. Lütfü Usta'nın hazırladığı reçetenin aynen ve harfiyen halen uygulandığını söyleyen üçüncü kuşak torunları; Maltepe’de 1978’de açılan dükkânın başında durmaya devam ediyorlar. Lütfü Usta’nın çocukları İdris ve Ali İlyas Değer’in damatları Fatih ve Özgür’ün de Lütfü Usta’nın emeğini korumak adına işin ucundan tutmaları bir geleneği yaşatmaya yönelik önemsediğim bir davranış biçimi… Sadece Ankara’ya has bir tatlı olarak hafızalara kazınmış ‘Bağdat Tatlısı’nın benzerleri, çakma olarak satış yapsalar da gerçek lezzetini ve ruhunu bilenler esas tatlıcıyı buluyorlar… Siz de bulun ve hatta müptelası olun ki gelenekler yaşasın…

‘DOMİNİKLİ ŞAİRLERDEN BİR SEÇKİ’

Bir ülke var dünyada

Tam güneşin izlediği rotada

Yazının Devamını Oku

Batsın mı bu dünya?

21 Mart 2024
“Hayatın güzelliklerine odaklanın. Yıldızları izleyin ve kendinizi onlarla koşarken görün.” (Marcus Aurelius)

Gün boyu hayatımızdaki aksaklıklarla ilgili kendi içimizde çeşitlemeler yaşıyoruz.  Türlü türlü düşüncelere kapılıyor, yeni yöntemler keşfediyor bazen de hayallere dalıyoruz…. Ne tür hayaller olduğunu üç aşağı beş yukarı tahmin edersiniz… Hayatın güzelliklerine odaklanmak ve doğayla birlikte el ele yürümek varken… Genelde konforla ilgili hayaller var aklımızda. Pahalı ev, araba, giysi vs… Aktör, aktris, TV yıldızı, futbolcu, politikacı gibi meslekleri tercih edip hem paraya hem de şöhrete ulaştığında söyleyeceği cümleleri, binecekleri arabaları gideceği mekânları belirleyenler bile var. Ünlü olma hayalleri kurmakla yetinmiyor… Uzaya gitmenin planlarını bile yapanlar var.  Öylesine sınırsız bir şımarıklık yani… Tüm bu hayalleri gerçekleştirmek için gerekli donanıma da sahip aslında… Nasıl yani? dediğinizi duyuyorum.  Anladınız aslında ama yine de teyit edeyim… Çok fazla karmaşık bir durum değil… Akıllı telefon, üç ayaklı sehpa ve birkaç sosyal medya uygulaması ile bu donanımı elde edip başlayabiliyorlar. ‘Hiç olmazsa ‘Fenomen’ olayım yani…’  diyerek kanaatkârlığını gösterenler de var hani… Hayalden çıkıp gerçekle yüzleştiğinde ‘Ben bu dünyaya niye geldim ki?’ sorusuyla isyan başlıyor. İyice havaya girdiği için beklemediği bir hayal kırıklığı ve ‘Cefa çekmeye’ geldim melankolisi onu iyice olumsuzluğa sürüklüyor, ardından da ‘Batsın bu dünya’ fikri geliyor aklına… Karamsarlığa ve haliyle kendine acıma travması tüm ruhunu ele geçiriyor. Dünya batsın… Fikri ayyuka çıkıyor. Peki neden batsın? Eee... Çünkü ben çok mutsuzum… Bak sen hele…!

PİDEYLE FIRINDA DANS EDİYORUZ… ‘NİYAZİ KESİM’

Coğrafi işaretli ‘Bafra pidesi’ ile ilgili pek bir bilgimiz olduğunu sanmıyorum… Daha çok Karadeniz pidesi olarak nam salan Bafra pidesinin hazırlanırken ve pişirilirken dikkat edilmesi gereken olmazsa olmaz kuralları var. Odun fırınında minimum 25 dakikada pişmesi gerekiyor… Ateşe yakın kısımda 4-5 dakika, daha sonra ortaya alınıyor orada da duruma göre 10-15 dakika kalıyor. Son olarak da ‘Koltuk’ denen kısma yani duvar dibine çekilip 5-6 dakika daha demlenmesi sağlanıyor… Altı yıl önce açılan Balgat, Ziya Bey Caddesi’ndeki ‘Niyazi Kesim Restoran’ı ve pidelerini daha önce yazmıştım. Bu sefer gittiğimde lezzetinin daha da geliştiğine şahit oldum… Restoranın başında duran Niyazi Kesim’in Başkent Üniversitesi Gastronomi bölümü mezunu oğlu ‘Hazar Kesim’ henüz 24 yaşında olmasına rağmen okulda öğrendiği bilimsel kısmının yanına babasından aldığı esnaflık terbiyesini ekleyince tam da kıvama gelmiş.

‘PİDE AKADEMİSİ’

Sevgili Hazar’la nefis bir sohbete giriyoruz. Bana babası Niyazi Kesim’le birlikte Samsun’a kurmayı düşündükleri ‘Pide Akademisi’nden bahsediyor… Mest oluyorum… Üstün körü hazırladığı pideyi fırında 5-10 dakikada pişiren ustaların eğitilmesi ve pideyi olması gerektiği gibi pişirmesi için alacakları eğitim örnek teşkil edecek. Bu şahane girişim diğer geleneksel yemeklerimizin de geleceğini kurtarabilir. Yüksek lisans tezi olarak ‘Pide’yi tercih eden Hazar’la sohbetimiz demlendikçe pidelerin lezzeti de katlanıyor. Ancak, ben gelir gelmez atıştırmak üzere masaya gelen ön ikramlara da bayıldım. Süzme yoğurtla hazırlanan atom, fasulye kavurması ve ezme salata nefisti. Hepsini kendimiz hazırlıyoruz derken gururluydu Hazar. Kara lahana dolmasının lezzetine bayıldım… Pişireni sordum en başından beri birlikte çalıştığımız emektarımız ‘Sevgi Liman’ pişiriyor dedi… Manda yoğurdunu da Sevgi Hanım sevgisiyle mayalıyormuş… Her şey o kadar güzel ve doğal ki… Bence gitmeniz gerek.

ÇAĞDAŞ SANAT VAR MI?

Yazının Devamını Oku

Ne çok biliyoruz…

14 Mart 2024
“Eğer insanlar yalnızca anladıkları konularda konuşsaydı, dünya çok sessiz bir yer olurdu.” (Albert Einstein)

Sessizlik mi? Hem de dünyanın sessizliği… Ohhh… Ne huzur… Düşünmesi bile yetti… Siz de düşünün lütfen… Gözlerinizi yumun ve dünyada yaşayan tüm insanların bilinçlendiğini varsayın... Ne fantezi ama… İçimden kahkaha atmak geldi. İnsanın olduğu yerde huzur olur mu, emin değilim… Çevresi için huzuru sağlamaya çalıştığında bile önce kendi huzurunu sonra da tüm dünyanın tadını kaçırabilmekte mahir bir canlı çeşidi olduğumuzu hepimiz biliyor olmalıyız. Geçenlerde İngilizcede “Ultracrepidarian” diye bir kelime duydum. Telaffuzu biraz zor ama içinde yaşadığımız toplumu 'tek kelime'yle net ve kolay anlatıyor… Bilenler anlamıştır mutlaka… Bilmeyenler manasını merak etti… Farkındayım ama biraz beyin jimnastiği yapalım ne dersiniz? Bilmediğimiz konularda yorum yapmayı seviyoruz nasılsa… Ne olabilir ki? “Bu kelime bir sihir içeriyor olabilir, eğer okursak farklı bir şeye dönüşebiliriz..” gibi komplo teorileri oluşturulabilir mesela.. “Yazara bak! İngilizce bildiğini ima edip bize hava basıyor…” diyenler olur… “Ben bunu biliyorum canım. Bu teknik ve mühendislik içeren bir terim.  Açıklardım da havamda değilim…” yaklaşımında bulunacak “Snop” tipler de çıkar. Çevrenize bir bakın önce… Çıplak gözle baktığınızda bile rahatça görülebilecek kolaylıkta bir insan cinsini anlatıyor. Bunlardan her yerde var. İşyerinde, mahallede, televizyonda… Tarzları, özgüvenleri, kendinden emin söz ve davranışlarına alıştık… Her neyse uzatmadan kelimenin anlamını yazıyorum… “Bilgisi olmadığı bir konu hakkında ahkâm kesen, o konu hakkında fikir ve tavsiye veren kişi.” Tanıdık geldi mi?

SEMAHAT HOCA VE PATİLE

Sanat Tarihi hocası Semahat Sanaç’ın “Patile” (Tereyağı, kuru soğan ve acı çökelekle hazırlanan Elazığ usulü gözlemeye verilen isim) açmaya başlamasının üzerinden 21 yıl geçmiş. Annesinin yolunda ilerlemeye karar veren kızı Serra Sanaç da ikinci Patile’yi Çayyolu Ahmet Taner Kışlalı Caddesi'ne açarak “Anne Yemekleri” geleneğini sürdürüyor. Anne Patile’nin ilk göz ağrısı Birlik Mahallesi 435. Cadde'de bulunan dükkâna fırsat buldukça uğruyorum. Semahat hocam ve değerli eşi Ressam Bedrettin Sanaç’la leziz atıştırmalıklar eşliğinde keyifli sohbetler ediyoruz. Yaprak ciğer yaptıklarını bilmiyordum.. Son uğradığımda tadına bakmak istedim… Çok iyi ayıklanmış, şahane terbiye edilmiş ve kıvamında pişirilmişti…

Yanına talebe göre patates ya da kremalı makarna konuyor. Lavaşa sarıp bol soğanla yedim. Salona tereyağı kokusu yayılınca tok karına iştahım yine açıldı…“Su Böreği” taze çıktı dediler… Bedri Beyle iki dilimi paylaştık… Nefisti.. Sipariş üzerine pişiyormuş… Neyse ki Ramazan dolayısıyla daha sık olabilir dedi Semahat Hocam…. Ekibiyle poz vermesini istedim… Kırmadı ekibi de, kalbi de, pişen her şeyin lezzeti de çok büyük… Uğrayın…

BULGUR EKMEĞİ, SÜTLÜ EKMEK, RAMAZAN PİDESİ

Yazının Devamını Oku

Beyaz mendil

7 Mart 2024
“Kadınlar çiçekleri değil, çiçek alacak duyguya sahip erkekleri severler.” (La Edri)

Kadınlar ve farkındalığı yüksek olan erkekler bilir… Güzel bir haftaya girdik. Yarın ‘8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ kutlanacak. Herkes kendince kadınlara iltifatta bulunacak, kimisi bir adım öteye gidecek ve çiçekçiden kırmızı karanfil alıp kadına uzatacak… Kadın memnun olmuş bir tavırla o karanfili kabul ederken, erkek de yapmacık bir gülüşle kadının gönlünü aldığını düşünecek… Bence iki tarafın da davranışı sahte. Sizce de değil mi? Klişeleşmiş günlerde, klişe şeyler yapmak bana çok saçma, bayat, zorunlu bir ritüel ve içten gelmeyen bir alışkanlıkmış hissi uyandırıyor. Yılın sadece birkaç gününde kadınlara, kadın, anne, sevgili ve insan olduklarını hatırlatıp minnet duyduğumuz masalı ne kadar samimiyet içeriyor ki? 8 Mart bittikten sonra kadınları nasıl değerlendireceğiz? Düşman, rakip ya da kullanılacak bir eşya mı olacaklar? Duyguları suistimal edilmeye müsait bir canlı türüne mi dönüşecekler? Ve biz bir daha ki özel güne kadar kadınlara lalettayin mi davranacağız? Her neyse… Sizi germeyeyim. Başlıktaki ‘Beyaz Mendil’ neyi ifade ediyor biliyor musunuz? Evrensel anlamı ‘Barış’ ve ‘İyi niyet.’ Temizliği, saflığı, samimiyeti çağrıştırması genel insani bir mana taşıyor. Bunun yanında her coğrafyaya göre farklı geleneksel karşılığı da var. Kimi yerlerde ‘Bağlılık, sadakat’ simgesi, bazı yerlerde ‘Söz vermek’ anlamında. Aşıklar arasında alıp verilen beyaz mendil ‘Seni seviyorum’ mesajıyken; sevgilinin kokusunun gizlendiği mendille uyumak özlemi anlatıyor. Bana göreyse beyaz mendilin anlamı ‘Kadın’ olmalı, ferahlatan, gülümseten… En önemlisi de hayata uyandıran...

GASTRO KÜLTÜR ANKARA

Gastronomi Turizm Derneği (GTD) desteği ve katkısıyla, Dışişleri Bakanlığı Gaziantep temsilcisi Emre Yunt’un sevgili eşi Figen Yunt ve arkadaşları, Ankara için Gastro Kültür Ankara (GKA) ismiyle tamamen gönüllülük esaslı doğal bir platform oluşturmuşlar. Bu oluşumun organize ettiği ilk etkinlik Atakule Gastronomi katındaki ‘Artsy’de yapıldı. Gastronomi alanında diğer şehirlere nazaran epeyce geride kalan başkent Ankara’nın, bu önemli eksiğini giderecek vasıfta, hem seçkin hem anlamlı hem de dolu dolu geçen bu etkinliğe katılmanın keyfini yaşadım. Artsy’den izlenen şahane Ankara manzarası eşliğindeki etkinliğe 13 büyükelçi eşinin yanı sıra aralarında GTD’yi temsilen Detroit Fahri Başkonsolosu Nurten Ural ve gastronomi meraklısı misafirler de vardı.

Gastro Kültür Ankara (GKA) gönüllüsü, kahve araştırmacısı ve yazar Uğur Asilsoy’un ‘Türk kahvesi’ ile ilgili verdiği tarihi bilgi ve detaylı anlatımlarına, Artsy’nin kurucusu ve GKA gönüllüsü Ece Kaleli’nin nefis ikramları kahve sohbetine ayrı bir lezzet kattı. Seramik sanatçısı ve bir başka GKA gönüllüsü Gizem Demirel’in kendi elleriyle yaptığı ve bu etkinliğin anısına tüm misafirlere hediye edilen 16. yy Osmanlı kahve fincanlarına ve üzerindeki motiflere bayıldım. Her ay farklı bir etkinlik planlayan platformun bir sonraki etkinliği Gaziantep gezisi ve Göbeklitepe olacak.

YAYLADAN SOFRAYA ‘SARVİZAN’

Yazının Devamını Oku

Hayata tutunmak

29 Şubat 2024
“Modern hayatın çökmesini ve her yeri yabani otların kaplamasını sabırsızlıkla bekliyorum…” (Hayao Miyazaki)

Hayata tutunabiliyor muyuz? Sizi bilmiyorum ancak ben kendi adıma tam anlamıyla tutunabildiğimi söyleyemem… Hatta tutunamıyorum desem daha doğru… Hayata tutunmanın koşullarını merak ettiniz şimdi… Hayır, güçlü kollara gerek yok! Aslında herkesin çok iyi bildiği ama anlamını yozlaştırdığı çok basit ve hatta klişe diyebileceğimiz birkaç şey var. Öncelikle “Sevgi” demeliyim… Sevgi konusunda yaradılışımız gereği cömert olsak da son yıllarda alışverişi konusunda hem kendimizin hem de karşıdakilerin samimiyeti ile ilgili nedense şüphe ya da çelişkiye düşüyoruz. “Saygı” dediğimde zihninizde yarattığı çağrışımı merak ettim.  Hiyerarşik düzen, otorite yani güç odağı, devasa yapılar, lüks arabalar, pahalı giyimliler mi geldi aklınıza? Bunlar değil elbette… Doğaya ve canlılarına ki; bunun içinde insan da var, yaşadığınız topluma, kurallarına ve akışına… “Güven” çok önemli mesela.  Birbirimize yani insan insana, inanç sistemine ve tabii ki adalete. Şaşırdınız mı? Gördüğünüz gibi hayata tutunmak için güçlü kollara ihtiyaç yokmuş. Hayatın temelini oluşturan ancak modern hayatın yozlaştırdığı “Sevgi, Saygı ve Güven” yetiyor. Bu üç temel değeri yaşamınızın içinden çıkarın ve bakın bakalım geriye ne kalıyor.  Aynaya baktığınızda göreceğiniz şeyden ürkmeyin sakın. Kocaman bir boşluk ve anlamsız bir canlı türü göreceksiniz.  Bir de şöyle bakın derim… Hem maddi hem de manevi olarak dayatılmış bir sistemle hayata tutunmaya çalışan bir insanın; doğadan çekilip alıkonulan bir maymunun kafeste geçirdiği içler acısı yaşamından farklı bir tarafı var mı?

ROMANTİK ŞEF “ADAM HANDLING”

Ankara HiltonSA ve İngiltere Büyükelçiliği iş birliğiyle Ankara’ya gelen Birleşik Krallık onur madalyası sahibi, 2023 yılında dünyanın en iyi şefi seçilen, Michelin Yıldızlı “The Frog” restoranın hem sahibi hem de aşçı başısı İskoç Şef “Adam Handling”i tanımak ilginç bir deneyim oldu benim için. Adam konuşurken sıkılmadım mesela. Ne söylediğini bilen ve farkındalığı yüksek kişiliğiyle benim gibi dinleyen herkesi etkilemeyi başardı. Doğaya, doğallığa ve mutfağa aşık olduğunu her halinden belli ettiği konuşmasında değindiği “Sürdürülebilirlik, geri dönüşüm, sıfır atık ve Karbon nötr” gibi doğayı ve haliyle dünyanın geleceğini ilgilendiren yaklaşımları restoranlarında harfiyen uyguluyor olması hayranlık uyandıran en önemli tarafıydı.

20 yıllık mutfak deneyimi ile 35 yaşının neredeyse üçte ikisini mutfakta geçiren bu genç şef’in yaydığı olumlu enerjiyi duyumsayınca pişirdiklerinin olağanüstü, leziz ve beğeniliyor olmasının sırrını anlıyorsunuz. “Smile or Get Out of the Kitchen” Türkçesi “Gülümse ya da mutfağı terk et” ismiyle yayınladığı yemek kitabından anlıyoruz ki, mutfağında çalışanları ve aynı zamanda mutfağa girmek isteyen herkesi önce gülümsemeye ve sonra da romantik olmaya davet ediyor. Yürekten katılıyorum…

KEKİK KOKULU KADIN “MERYEM DOĞAN”

Yazının Devamını Oku

Sevdiklerinize sarılın

22 Şubat 2024
“İyi sebeplere sarılmıyorsanız kesinlikle yorulursunuz. Yılgınlaşırsınız. Çözülürsünüz. Çökersiniz. Ölmeye başlarsınız.” Norman Vincent Peale (Olumlu Düşünmenin Gücü)

Yaşamaktan haz aldığımız anların gerçek anlamda farkında olmuyoruz... Ve bir süre sonra da hayatın tadına varamamaktan endişe edip paniğe kapılıyoruz... Bu durumun asıl sebebinin kaçırdıklarımızı yakalamaya çalışmaktan kaynaklandığının farkında değiliz çünkü... Kaçanın geçtiğine, kaçmayanın henüz gelmediğine ikna olup şimdiyi hatırladığımızda içinde bulunduğumuz anın tadını almaya başlayacağız. An gelir... An geçer... Ve biz farkına vardığımızda ne yazık ki, anı olur… ‘An’ın ‘anı’ya dönüştüğü gibi, ‘hatıra’ da hatırlamaktan türüyor. Hatırlamak veya hatırlanmak bizi öylesine etkiler ki; tüm yaşamımız boyunca hedeflediğimiz unutulmama arzusunu canlı tutar. Tadını alamamaktan yakındığımız hayatın iz bırakan tarafıyla yüzleştiğimiz... Ve hatta gönüllerde filizlenen ölümsüzlüğün altının çizildiği ‘Hatırlı’ olma ayrıcalığı… Ölümden sonra yaşam veya “Ölsem de gam yemem” duygusu ile parıldayan ruhlarımız ve buna sebep bıraktığımız anılar.… Duyduğumuz bir şarkıyla harekete geçebiliyor… Yürüdüğümüz sokaklarda uyanıyor, oturduğumuz koltukta, vakit geçirdiğimiz insanlarla, birlikte yediğimiz, içtiğimizle canlanabiliyor... Duygularımız kabarıyor ve bizi alıp büyük bir hazla hatırladığımız o an’a ve hatırasına götürüyor… Hatırlamaya veya hatırlanmaya sebep anların ölümsüzlüğü, yaşanan o anı, anında hissetmekle mümkündür. Anıları birlikte biriktirdiğiniz ve paylaştığınız insanların hatırasını unutulmaz kılar. Öncelikle, güzel anılar biriktirmek için, iyi sebeplere sarılmak gerek… Sevdiklerinize sarılmakla başlayın mesela...

BAŞLANGIÇ, BİTİŞ VE SONSUZLUK ‘GENCAY’

‘Sonsuzluk’ ya da ‘ölümsüzlük’, insanoğlu var olmaya başladığı andan itibaren buna ulaşmak için derin mücadele verdiği bir hedef. Henüz ulaşmasa da mücadelesini yeryüzünde insan ırkından tek bir kişi kalana kadar sürdüreceği aşikâr… Bu durumu farklı bakış açısı ve yöntemlerle eserlerine yansıtan, bilimin geleceğe ve teknolojiye duyduğu katıksız inancı paylaşarak dünyayı yeniden inşa etmek arzusundaki ‘Zero Hareketi’ ve dünyadaki öncülerinden Türk sanatçı Gencay Kasapçı. Geleneksel Türk kadını figürünü zorlayan yapısıyla, 60’lı yıllarda İtalya’da aldığı sanat eğitimi, sonrasında Roma’da sürdürdüğü sanat yaşamı ve bu esnada tüm dünyada bilinir hale gelmesi…. Ve ne yazık ki sonsuzluğa uğurlandığı 2017 yılına kadar Türkiye’nin bunun pek de farkında olmaması gerçeği… Serginin direktörlüğünü Döne Otyam, metin yazarlığını Dilek Karaaziz Şener yaptı. Bilimle birlikte ‘Sonsuzluğun’ elde edilebileceği kurgusunu eserlerine yansıtan ‘Gencay’ın 28 Ekim 2023’te Ankara Erimtan Müzesi”nde başlayan ve 25 Şubat olan serginin bitiş tarihi 10 Mart 2024 olarak güncellendi. Sanatla birlikte ölümsüzlüğü kovalayanların bu sergiyi kaçırmaması gerek…

BİR JAPON GELENEĞİ “RAMEN”

Japonya’nın her bölgesinin kendine has pişirdiği ve neredeyse her sokağının köşesinde bulunabilen en geleneksel ve hatta dünyada ‘Sushi’den sonra en çok bilinen yiyeceği ‘Ramen’i bilmiyor ve tatmadıysanız kaybınız büyük. ‘Ramen’ Japon mutfağında erişteye verilen bir isim. Kemik suyu, ilik suyu, deniz ürünleri ve sebze suyu karışımı seçenekleriyle hazırlanan çorbanın içine konan Ramen erişteleri buğday unu, tuz, su ve sodyum karbonat (soda külü) malzemelerinden elde ediliyor. Yeşil soğan, füme tavuk veya kırmızı füme etlerin dışında, çorbaya kendi damak zevkinize göre ilave edeceğiniz malzemelerle zenginleştirebiliyorsunuz… Mevcut Uzakdoğu restoranların çoğu birbirine benzer ürünler yapıp servis ederken…

Yazının Devamını Oku

Hatırası var: Kebabın akademisi Adana Sofrası

15 Şubat 2024
Yeni yazı dizimizde sizleri alıp Ankara’nın cadde ve sokaklarında bir gezintiye çıkarıyoruz... Gezinti esnasında sizin ve sevdiklerinizin “Hatırası Var” dediğiniz, güzelliklerle süslenmiş yer ve mekânlarla yeniden hemhal olup birlikte geçirdiğiniz hoş anılarınızı canlandırmak ve geçmişle bir nevi hasret gidermek... Dertleşmek belki de... Hazırsanız başlayalım...

‘Kebabın Akademisi’ başlığı kesinlikle abartı değil... Buna emin olun... Gönül rahatlığı ve ağız dolusu lezzetle söylüyorum. 1984 yılında Necatibey Caddesi’nde yola çıkan ‘Adana Sofrası’, 2003 yılında Yıldız Mahallesi’nde açtığı ikinci restoranıyla tamı tamına 40 yıldır Ankaralılara gerçek ‘Adana kebabı’ pişirerek tutarlı ve leziz yolculuğunu sürdürüyor... Her şeyin usulüne göre pişirildiği geleneksel yemek ve kebapların tüm malzemesi olması gerektiği gibi ve esas yerinden elde ediliyor. Ehil ellere teslim edilen bu eşsiz malzemeyle ağız tadına yaraşır bir biçimde ve özenle hazırlanarak siz kebap severlerin önüne geliyor. Ehil eller derken kebap ustalarından bahsettiğimi anladınız tabii... Ben bir adım daha ileri gidip, “Kebap hazırlama sanatını icra eden sanatçılar” demek istiyorum... Bu fikrime katılacağınızı biliyorum... Halen 30-35 yıldır kebap hazırlama sanatını icra eden sanatçıların, ‘Adana Sofrası’ndaki varlığı kebap akademisinin de emin ellerde olduğunun bir göstergesi...

Fotoğraflar: Haşim KILIÇ

HALİT DAĞLI İLE HATIRALAR

Halit Dağlı ismi 40-50 ve üzeri yaştakilerin hatıralarını canlandıracaktır. Özellikle siyasete ilgi duyan kesimin yakından tanıdığı Adana Milletvekili, Devlet Bakanlığı ile Orman Bakanlığı yapmış Kozanlı Halit Dağlı 90’lı yılların renkli simalarından.

Devlet adamlığı tarafı, kebapçılığının önüne geçse de kebapçılıktaki başarı ve tutarlılığının iş disiplinini etkilemesinde, devlet görevi ile elde ettiği iş ahlakını ve iş ciddiyetini hayatına ve işine yansıtması olduğu aşikâr... Sohbet ederken farkında olmadan hafızama yerleşmiş hatıralarım canlandı... Devlet adamlığının verdiği o kendini bilme durumu, saygıyı hissettirme ve konuşurken söylenen kelimelerin özenli seçimi... Özlemişiz en azından ben öyle hissettim... Saygı duymayı, duyulmayı ve devlet adamlığı inceliğini...

Yazının Devamını Oku